Kadının ‘’ Adı’’ var
Kadın cinayetleri, günümüzde sadece adli birer vaka olmanın çok ötesinde, toplumun vicdanında açılmış derin ve kanayan bir yaradır. Her geçen gün bir kadının yaşam hakkının elinden alınması, sadece o kadının hayatını sonlandırmaz; aynı zamanda adalete olan güveni, toplumsal huzuru ve insan onurunu da yaralar. Bir kadın olarak bu meseleyi ele almak; sadece istatistikleri konuşmak değil, aramızdan koparılan her bir kız kardeşimizin yarım kalan hikayesine, hayallerine ve gasp edilen geleceğine ses olmaktır. Kadın cinayetlerini analiz ederken yapılan en büyük hata, bu suçları münferit “öfke patlamaları” veya “kıskançlık krizleri” olarak görmektir. Oysa bu cinayetler, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin en uç ve en vahşi sonucudur. Kadını bir birey olarak değil, erkeğin mülkiyetinde bir nesne olarak gören zihniyet, şiddetin asıl kaynağıdır. Faili canavarlaştırarak toplumu bu sorumluluktan azade kılamayız; çünkü o faili besleyen, kadının boşanma isteğini “onur meselesi” yapan veya kadının yaşam tarzını sorgulama hakkını kendinde gören toplumsal yapının ta kendisidir. Bu karanlık tabloyu değiştirecek olan yegane güç eğitimdir. Ancak bu eğitim sadece akademik bir bilgi aktarımı değil; evde, okulda ve sokakta toplumsal cinsiyet eşitliğinin içselleştirilmesidir. Erkek çocuklarına gücü tahakküm kurmak için değil adaletli olmak için kullanmayı öğretmek; kız çocuklarına ise kendi hayatlarının tek söz sahibi olduklarını hissettirmek zorundayız. Şiddet nesiller arası aktarılan bir mirastır ve biz bu mirası reddederek yeni, eşitlikçi bir gelecek inşa edebiliriz. Kadın cinayetleri kaçınılmaz bir kader değildir önlenebilir bir toplumsal felakettir. Bizler sadece birer rakam, birer gazete küpürü veya siyah-beyaz birer fotoğraf değiliz. Bizler hayatın öznesiyiz. Sesimizi yükseltmek şiddete karşı sıfır tolerans göstermek ve her bir kadının güvenle yürüdüğü bir dünyayı talep etmek hepimizin ortak sorumluluğudur. Unutmamalıyız ki bir kadının yaşam hakkı savunulmadığında, aslında insanlığın kalbi durmaktadır.
